Yunus Nadi Kural “Beş Kiloluk Mercan Balığı”

                               BEŞ KİLOLUK MERCAN BALIĞI

Keyfimin iyi olmadığı zamanlarda İskenderun Demir Çelik Lojmanlarını çevreleyen tel örgünün arkasına geçer, kendimi ayrı bir dünyada hissederdim.  Gene böyle bir gün, yanılmıyorsam şubat ayının ilk pazar günüydü. Hava kış aylarına yakışmayacak kadar ılıktı. Ben de oltalarımı aldım, o sıralarda yedi yaşında olan oğlum Can’ın elinden tutup deniz kenarına yürümeye başladım. Eşim Özgül balıkçılığıma ve lojmanlardaki arkadaş gurubu sayesinde hafta sonu bile yokluğuma alışmıştı artık.

Balık tutmak için fabrikanın limanına yürümemiz gerekiyordu. Ana yol uzak olduğu için boş arazi üzerinde tel örgülerden ve kanallardan atlayıp mendirek kenarına ulaştık.

Balık için akşamları tekneye giderken mendireğin hemen dış kenarında kayalıklarda daha önce Rus teknisyenleri balık tutarken görürdüm. Her halde orda balık olmalıydı. “Yoksa Ruslar neden orayı seçsinler” diye düşünerek planladığım yere yöneldim.

Oğlum için de bir olta hazırladım, yemini taktım ve denize atarak beklemeye başladık.

Güneş iyice ısıtıyordu. Deniz sakin ve ortalık tam sessizlik içerisindeydi. Balık tutmaya bizden başka kimse gelmemişti.

Bir saate yakın değil balık tutmak, oltamıza tek bir balık bile vurmamıştı. İkimiz de sıkılmaya başladık.

Tam o sırada oğlum bir çığlık attı. “Baba balığa bak!”

Kayaların arasında beş kilo civarında olduğunu tahmin ettiğim kırmızı mercan balığı hafif hafif hareket ediyordu. Ölü balık mıydı yoksa sersemlemiş miydi anlayamadım. Bir süre balığı izledik. Sanki   hareket ediyordu. Su derinliği yarım metreden fazlaydı. Öndeki kayalığa atlarsam balığı alabilirdim.  Pantolonumu ve ceketimi çıkardım. Üzerimdeki yün gömlek ve külotla suya girdim.

Öndeki kayanın üzerine atladım. Ama gene balığa erişemiyordum. Suyun içerisindeki daha alçak kayaya bastım ve uzandım. Yosunlu kayadan ayağımın kayması ile suyun içerisine düşmem bir oldu.

Su pek de fazla soğuk değildi. Balığı aldım ve kayanın üzerine koydum. Kayanın üzerinde katıla katıla halime gülen oğluma ve şubat ayına aldırmadan, hazır denize de düşüp ıslanmışken   ileride demirlemiş sandala kadar yüzdüm ve geri geldim.

Şimdi ıslak üstümle eve nasıl geri dönecektim. Boş arazi neyse de lojmanların arasından uzunca bir mesafeyi geçmem gerekiyordu. Gören herkes “şu başmüdürün haline bak!” demez miydi?

Kayanın üzerine çıktım. Önceden çıkardığım ceketimi belime sarıp üzerimi soyundum. Önceden çıkardığım pantolonumu ve ceketimi giydim. Islak giysileri kurumaları için, mevsime göre oldukça ısınmış olan kayaların üzerine serdim.  Artık hemen eve dönemezdik.

Benim canlı sandığım balık meğer ölü imiş. Belli ki denizin dalgası ile hafif hafif hareket ediyormuş.

Biz oğlumla oltaları tekrar denize attık. Balık az da olsa oltaya vurmaya başladı. Hatta bir iki tane küçük kaya balığı tuttuk.

Bu ara oğlum “Baba arkaya bak, bize bakıyorlar” dedi. Geriye döndüğümde yaklaşık on kişilik bir Rus teknisyen gurup ile beraberlerindeki Türk işçiler bizi seyrediyordu.

Bir tanesi seslendi. “O balığı siz mi tuttunuz!

“Tabii biz tuttuk!” diye yanıt verdim.

Diğeri “Ne ile tuttunuz?” diye soru sordu. Elimdeki oltayı gösterdim. Pek aklı kesmedi 60’lık olta ile o balık denizden çıkarılamazdı. Ama elimde olta vardı ve yanımda kayanın üzerine yatırılmış beş kiloluk balık!

Bir soru daha geldi. “Nasıl denizden çıkardınız?”

Soru haklıydı. Bu büyüklükteki balık eğer kepçe yoksa denizden çıkarılırken mutlaka misinayı koparırdı. “Denize girip çıkardım” yanıtını verdim. Islak elbiselerim kayanın üzerindeydi. Kimse sahilden ayrılmıyordu. Belli ki hepsi balık meraklısı idi ve bizi kıskanıyorlardı.

Tam o sırada mendireğe doğru sahil boyu yürüyen birisi daha geldi ve kayanın üzerindeki mercan balığını görünce hayretle ve yüksek sesle   “Aaaa! Benim sandaldan denize attığım ölü balığı almışlar!” dedi.

 

Tüm karizmamız çizilmişti. Kalabalık aynı anda dağıldı. Balıkçılığımızın kıskanılacak yanı kalmamıştı.

Bu arada çamaşırlarım da epeyce kurumuştu. Aynı metotla gene üzerimi giyindim. Oğlumla beraber eve doğru yürümeye başladık. Balığımızı da bir çatal dala takıp yanımıza aldık. Lojmanlardan geçerken gene balığı tutmuş havamız yerindeydi. Sorulara muzipçe cevap verirken keyfimiz artıyordu.  

Kendi lojmanımızın önüne geldiğimizde eşim ve komşularım banklarda kış güneşinin tadını çıkarıyorlardı. Hepsi balıkçıydı ve mercan balığına hayret ve hayranlıkla baktılar.

Hava atmaya bir son verip gerçeği açıkladık ve herkesi kahkahalara boğduk.

Ölü balığı eve götüremezdim.  Parçalayıp mahallenin kedilerine güzel bir ziyafet çektim.

Yunus Nadi Kural

İskenderun Gümrükleri Baş Müdürü (1978-1983)