Turan Oflazoğlu ile Tarihî Bir Gün

Kültür hayatımızın ve tiyatro tarihimizin çok önemli ve değerli bir simasıdır A. Turan Oflazoğlu.  Türk Tiyatrosuna katkıları ile şimdiye kadar birçok ödüle layık görülmüştür. En son,  ESKADER (Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği) tarafından, ödüle layık görüldü. Dernek başkanı, üstat Mehmet Nuri Yardım Bey’in desteği ve gayretlendirmesi sayesinde onunla bir görüşme fırsatın buldum. Gerçekten müstesna bir gündü.

Oflazoğlu’nu daha çok tiyatroları ile tanıyorduk.  Yalnızca ders kitaplarından okuduğumuz, ansiklopedilerden öğrendiğimiz tarihî simalar, onun tiyatroları ile hayat buldu ve kişileşti. Padişahlar, hanım sultanlar, devlet adamları, yeniçeriler, sipahiler, şehirliler, köylüler ve daha birçok karakter onun oyunları sayesinde tarihin tozlu yapraklarından çıkarak karşımıza geldiler.  Onun oyunları ile zaman tünelinden geçtik, tarihimizdeki birçok olaya ve olguya, tam içinden bakabildik. Günümüz ile dünümüzü birlikte değerlendirme ve yorumlama fırsatları yakaladık. Bir başka ifadeyle soyut olan geçmiş somutlaştı ve gerçeğe dönüştü.  Oflazoğlu,  sanatını tiyatronun büyüsü ile buluşturdu ve bize tarihi yaşattı.  Üstelik bu sadece görsel olmakla kalmadı. Bugün birçok yetişkin, tiyatroyu bize duyarak yaşatan  “Radyo Tiyatrosu” veya “Arkası Yarın” programlarını gayet iyi hatırlar. Sultanahmet Camii Ses ve Işık Gösterisi’nin benim kişisel tarihimde de apayrı bir anlamı vardır. Ferit Kodallı’nın bestesi ile 1980’lerin yaz akşamlarına değer katan bu gösteri, tarihimizi turistlere de anlatıyordu.  İşgal altındaki ülkenin aydın bir kadını, Halide Edip, ta 23 Mayıs 1919’dan onun kalemi ile bize seslendi:

Kardeşlerim, gecenin en karanlık anı

Şafağın en yakın olduğu andır!

Oflazoğlu kimdir?

Oyun yazarı, şair, eleştirmen ve çevirmen Oflazoğlu 1932’de Adana’da dünyaya geldi. İlkokulun bir kısmını Ceyhan’ın Mangıt köyünde kalan kısmını ise Bünyan’da okudu. Burada Bünyan’da ortaokul olmadığı için bir yıl öğrenime ara vermek zorunda kaldı. 1945 yılında II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden önce, ailesiyle İstanbul’a geldi. Kumkapı (Gedikpaşa) Ortaokulu’nda okudu. Vefa Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Bir yıl sonra Edebiyat Fakültesi’ne geçiş yaptı. Felsefe ve İngiliz Edebiyatı bölümlerini bitirdi. Askerlik görevini genelkurmay başkanının özel çevirmeni olarak yaptı. 1963 yılında Fulbright bursu kazanarak tiyatro eğitimi için, ABD’nin Washington Üniversitesi’ne (Seattle) gitti. Daha önce Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde tiyatro dersleri vermiş olan Grant Redford’un öğrencisi oldu. Keziban adlı ilk oyununu orada yazdı ve oyun ilk kez Seattle’da sahnelendi. 1964 yılında Türkiye’ye döndü ve TRT İstanbul Radyosu tiyatro bölümünde dramaturg olarak çalıştı. Çalışmaları ile birçok ödül aldı.  Hakkında kitaplar ve tezler yazıldı.

Görüşme günü benim için gerçekten tarihî bir andı. Ses kaydı yapacaktım.    Konuşmalarımızı yazıya geçirdikten sonra e-posta ile kendisine göndereceğimi ve onayını aldıktan sonra yayınlanacağını söyledim ve sohbetimiz başladı.  Bilgisayar kullanmadığını ve cep telefonunu da eşinin zorla cebine koyduğunu söyledi. “Ben biraz çağ dışı kalmış bir adamım” diyerek bizi güldürdü. Sohbet boyunca Sevil Hanım’ın kahve ikramı eşliğinde birlikte güldük, hüzünlendik, gururlandık.

Söze  Sultanahmet Ses ve Işık Gösterisi ile başlamak istiyorum. Bu gösterinin bendeki etkisi çok büyük. O sıralar metni neredeyse ezberlemiştim.

Onu gördünüz mü?  O çok güzeldi. Dünyadaki ses ve ışık gösterileri içinde birinci oldu. Biz de bu haberi televizyonda izledik. Acaba hala devam ediyorlar mı acaba?

Sevil Hanım yakın zamana birkaç seneye kadar devam ettiğini ama seslerin bozulduğunu belirtiyor. Oflazoğlu devam ediyor

Bir gün bir yabancı ile (Belçikalı olabilir) Ayasofya’nın önünden Sultanahmet’e doğru birlikte baktık. Adam büyülendi. O gösteri Fahri Korutürk zamanında yapılmıştı. Hatta Korutürkün eşi bu gösteriyi çok beğenmiş ve metni istetmişti. Bir gün eve motosikletli bir polis geldi. Biz şaşırdık noluyoruz diye.  O zaman Fatih’te oturuyoruz.  Tabii, paldır küldür eve polis gelince şaşırdık. Adam dedi ki, efendim Cumhurbaşkanının eşi (Emel Korutürk) gösteriyi çok beğenmiş, metni okumak istiyormuş. Mümkün mü, dedi. A tabi falan dedik palas pandıras metni bulduk ve adama verdik. Emel hanım metni aldıktan sonradan telefon da etmişti.

Efendim bizim nesil Oflazoğlu’nun tarihi tiyatroları ile büyüdü.  Siz sadece tiyatro yazmadınız, çevirilerinizin edebiyat ve kültürümüze katkıları da çok önemlidir. Ancak diğer bir önemli yanınız daha az dile getiriliyor. Şairliğiniz. Bize Şair Oflazoğlu’ndan söz eder misiniz?

Efendim ben aslında şairim. Şiirle başladım. Hem de öyle bir dramatik şekilde başladım ki… Hiç unutmam, lisedeydim galiba, rahmetli annemi bir şey için hastaneye götürdük bıraktık. Perişandım dönerken. O zaman tramvaylar çok yaygın, tramvayın arkasında ayakta duruyorum, üzgün üzgün, derken dudaklarımdan mısralar döküldü annemi hastanede bırakmanın acısını yasarken. Şiire başlayışım öyle oldu. Ondan sonra yazdım, sakladım, yazdım, sakladım. Sonradan çok yakın bir iki dostuma okudum. Bunlardan biri de, bakın söyleyeyim, rahmetli Fazıl Hüsnü Dağlarca’ydı. Dağlarca ikide bir yahu yayınla şu şiirleri, yayınla şunları, yok derdim benim acelem yok. Ya sen neden bunları yayınlamıyorsun filan diye ısrar ettikçe Bir gün ona şöyle dedim: Ben Yunus Emre’nin, Şeyh Galip’in, Karacaoğlan’ın varisiyim. Ben, kendim, şiirlerimin onlara layık olduğuna karar vermeden bunları yayınlamam, acelem yok dedim. (Dağlarca) böyle kaldı. Hiç bir şey söyleyemedi. Bu konuşma da nerede geçti biliyor musunuz? Galatasaray postanesinin önünde, ayaküstü.  Bir başka seferde birkaç şairle beraber galiba Asmalı Mescit’teydik. Dağlarca’dan başka  Edip Cansever, Cemal Süreya vardı. Bir ara Yalçın Tura geldi. Çok güzel bir andır. O sıralarda Varlamalar diye birtakım şiirler yazıyordum. Bu benim kendi adlandırmam. “Varlamalar”. Onlardan birkaç tane okudum. Birisi, Edip Cansever’di galiba, ya o da rahmetli oldu. Dedi ki bunlarda Dağlarca etkisi var! Birden irkildim. Hayır bunlarda kimsenin etkisi yok! dedim. Dağlarca da yanımda, hiç bir şey söyleyemedi. Hepimiz böyle kaldık. Ne etkisi nerden çıkarıyorsunuz bu sözü ben ürettim dedim. “Varlama” böyle bir söz Türkçede var mıydı dedim. Yok falan dendi. Parantez açıyorum. Hiç unutmam bir gün rahmetli cemal Süreya ile karşılaştık tünele doğru yürüyoruz. ‘Yahu Turan’ dedi ‘şiirlerinde dağlarca etkisi var deyince senin yok böyle bir şey, kimsenin etkisi yok demen o kadar hoşuma gitti ki seni kutlarım’ dedi. Hiç unutmam bunu. Bir gün de Babıali’den yukarı doğru yürüyoruz. (bunlar ilginç kişiler olduğu için anlatıyorum) Cemal Süreya dedi ki ‘Biliyor musun Turan benim anadilim Kürtçe, çünkü ben Kürdüm’ dedi. Bilmiyordum.  Kendisine  takılarak  ‘Türkçenin iyi şairlerinden biri oldun ama naber’ dedim.  Zaten bizim tarihimizde ırkçılık diye bir şey yok. Osmanlı’nın son dönemlerinde bakanlarımızdan biri, yanılmıyorsam, Ermeni idi. Irkçılık yapılsa bu kişiler bakan olabilir miydi? Müziğimizde de Tatyos Efendi, Bimen Şen (Şen soyadını ona Atatürk veriyor. Senin soyadın Şen olsun diyor.) gibi önemli kişiler var.

Sizin anılarınız çok çok değerli. Bunun uzun bir biçimde bizzat sizden derlemeyi çok isterim. Böyle ayrı bir çalışma yapmak çok iyi olur.

Valla aslında iyi de olur. Ben yazamıyorum. Yapılsa iyi olur.

Peki, gene şiirden devam edelim. Sizce şiir nedir ve şair kimdir?

Şiir nedir sorusuna cevap veremem. Şiir, şiirdir derim. Çünkü şiir şudur dediğim zaman şiiri başka bir şeyle açıklamış oluyorum ki olmaz. Şiir kendisidir. Şair de onu dile getirendir. Uzun boylu şiir şunu yapmaktır, bunu yapmaktır dersem başka biri de çıkıp onun tersini söyler.

Bizim şiir dünyamızda İstanbul şiirleri dikkat çeker. Sizin de şiirlerinizde İstanbul ne kadar yer alıyor?

Benim Dersaadet diye bir şiirim var. Sevgi Hakanı’nında vardır o şiir. Ben oturup semt semt Kanlıca’ydı, yok Çatalca’ydı diye İstanbul şiirleri yazmadım. İstanbul’u yalnız kent olarak ele almadım. Dersaadet biliyorsunuz Osmanlı’nın başkenti, doruk noktasıdır.

 

Oflazoğlu bugün bir İstanbul şiiri yazsa neler söylerdi? Ya da şöyle kısaca bugünkü İstanbul ile ilgili görüşlerinizi sorsam.

Bu da zor bir soru, şiir nedir sorusuna cevap vermek gibi bir şey. Birçok yerde görüntü bana Avrupa kentlerini hatta Nevyork’u filan hatırlatıyor gökdelenler filan. O gökdelenlerden ben hiç hazzetmiyorum onu söyleyeyim. Hep aynı dev direkler halinde yükselen yapılar. Hâlâ kendimi avutmak için eski yarımadaya bakıyorum. Topkapı Sarayı, Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye görüntülerine bakıyorum. Dostum Yalçın Tura benim “Bizans Düştü: Fatih”imi opera yaptı. Evine davet etti. Oturduğu yer de o kadar güzel ki.  Üsküdar, Salacak’ta, benim bu dediğim manzarayı bütünüyle görüyor. Hani bir gemi batmıştı bir ara. Uzun zaman orda kaldı. Gemi onların evine göre solda kalıyor ama balkonları o tarihi yarımadayı bütünüyle görüyor. Taa arkada da maalesef gökdelenler, yarım yarım kalmış.(Burada biraz öfkeleniyor)  Hiç yakışmıyor. O kadar çirkin görünüyor ki. Ne kadar arkada da olsa, ilk bakışta görünmüyor ama, çok çirkin. Sonra onu yıkmaya, daha doğrusu tıraş etmeye kara verdiler galiba. Hiç değilse o manzarayı bozmayın değil mi? Öyle eşsiz bir manzara ki dünyada yok benzeri. Nerde var öyle bir manzara. Düşünün Topkapı Sarayı, cihan devleti olmuş asırlarca… Sultanahmet Camii… Var mı öyle bir yapı dünyada? Süleymaniye… Var mı öyle bir yapı? Dünya mimarisinin birer şaheseri bunlar, yalnızca Türk mimarisinin değil.

Şu ana kadar yayınlanmış iki şiir kitabınız var. Sevgi Hakanı (Dergah Yay. 1986) ve Dörtlükler (İz Yay. 2004) Dergilerde halde dağınık kalan bir kitap hacmini bulacak şiirlerinizin derlenmesi konusunda bir girişim var mı?

Evet çok var. Hatta Sezai Coşkun, Hocam isterseniz ben toplayayım dedi. Fakat ben hâlâ bekliyorum. Niye bekliyorum biliyor musunuz? Benim hayatımda bazı şeyler vardır. Ta içimden “Hadi yap!” demezse yapmam, hep böyle beklerim. O şeyi hadi diyecek şeyi bekliyorum. Yoksa yayınlandı. Türk Dili dergisinde yayınlandı. Fakat yayınlanmamış sekiz, on şiirim olduğunu sanıyorum. Onları arayıp bulmam gerek. Olur bir gün, acelesi yok Zaten Dörtlükler’de şiirler var. Şiir okumak isteyen bulsun okusun. Sevgi Hakanında da şiirler var.

Dergilerde kalan şiirlerin kimsenin dikkatinden kaçmayacak bir kitap haline gelmesi…

Olacak inşallah. Ölmeden onu da yapmak istiyorum.

Şair yönünüzün daha derinlikli olarak dile getirilmesi gerekir. Tabiî ki tiyatrolarınız tartışılmaz değerde eserler. Osmanlı tarihini tragedya için büyük bir kaynak olarak görüyorsunuz.

Evet tarihimizde, Osmanlı tarihinde o kadar trajik olay var ki.

Yapmak istediğiniz veya yapmayı düşündüğünüz bir olay, dönem veya karakter var mı\kaldı mı?

Evet var. Kısmet olursa, Tanrı izin verirse yazmak istediğim daha dört oyun var. Bunlardan birisi Akrepler. Çok önemli bir oyun. Türkiye’de geçmiş önemli bir olay. Onu da anlatayım size. Şimdi Urfa civarında bir ara müthiş bir akrep türemesi oluyor. Her gün birkaç kişi gidiyor akrepten. Kentin ileri gelenleri ne yapacağız nasıl çözüm bulacağız diye düşünürken birisi şöyle bir düşünce ileri sürüyor. İnsanlar parayı severler, akrep satın alalım diyor. İnsanlar akrepleri öldürüp yetkililere satmaya başlayınca akrepler gerçekten azalıyor. Ama şimdi bakın ne oluyor. Halk bakıyor ki akrep para ediyor. Bu kârlı bir iş. Bunun üzerine insanlar akrep üretmeye başlıyorlar. Ne dram! Bu benim için korkunç bir evrensel dram. İnsanoğlunun dramı, yalnız bizim Türklerin dramı değil. Atom bombası yarıştırıyordu bir ara Rusya ile Amerika. Ne demektir bu! Benimki patladığında on bin kişi ölüyor, benimki patladığında kırk bin kişi ölüyor diye yarışa girdiler, akrep üretmek değil mi bu?

(Burada ben donup kaldım.)

Ama yazamadım. Onu da yazacağım inşallah. Tam bir gün onu yazmaya niyetlendim. Gardiyan diye bir oyunum var. Onu yazmaya başladım, o çıktı. İşte benim yazmam böyle oluyor. Kendiliğimden oturayım masa başına, şunu yazayım bunu yazayım diye olmuyor. İçimden bir şeyin beni yürütmesi lazım. İçimden, ta derinlerden. Kim o derinlerdeki? “Ben size şah damarınızdan daha yakınım” diyen kim? (Burada sesi hafifçe titriyor) Bir de Yedi Günahkâr diye bir oyun yazmak istiyorum. Mahatma Gandi’yi okurken orda bir Hint masalı okumuştum. Çok ilginç bir masaldı. Sonra Topkapılı Osman Ağa diye bir şey yazmak istiyorum. O da III. Osman, çok matrak bir adam, padişah, ne yapıyor biliyor musunuz? Kılık değiştiriyor. Yanında da muhafızlar. Onlar da kılık değiştiriyorlar. Onların refakatinde şehrin içinde dolaşmaya başlıyor ve kendisini Topkapılı Osman Ağa diye tanıtıyor. Her gittiği yerde Oo! Osman Ağa gelmiş diye karşılanıyor, eğleniyorlar beraber, sonra çaktırmadan Topkapı’ya geri dönüyor. Bu da güzel bir komedi olur diye düşündüm. Bir de belki Patrona Halil diye bir şey yazarım. Tarihimizdeki meşhur olay biliyorsunuz. Bakalım başka bir şey varsa kısmette… Şimdilik bunlar, içimde taşıdıklarım.

Son dönemlerde tarihi tiyatro, film ve dizilerle ilgili neler düşünüyorsunuz? Bu işlerle uğraşan yapımcılara neler önerirsiniz ya da eleştirileriniz var mı?

Biliyorsunuz Muhteşem Yüzyıl diye bir dizi var. Herkes izliyor. Ben de izliyorum. Ama şimdi bir dizi manyaklığı var. Neredeyse haftada bir dizi çıkıyor ortaya. Televizyon kanalları da adeta yarışıyorlar. Bu enflasyon sonunda korkunç bir yozlaşmaya yol açacak. İnşallah yozlaşma olmaz. Bakın benim de Kanuni Süleyman diye bir oyunum var. Devlet tiyatrosu repertuara aldı. İstanbul Şehir Tiyatrosu repertuara aldı. Ama yıllardır bekliyor. Yavuz Selim diye bir oyunum var repertuara aldılar, yıllardır bekliyor. Ne diyeyim bilmiyorum ki. Geçende bununla ilgili bir haber çıkmış. (21.2.2012 Zaman) Şehir tiyatrosunun raflarında beş bin tane yerli oyun bekliyormuş oynanmak üzere. Ama oynadıkları oyunların büyük çoğunluğu yabancı oyunlar. İşte böyle bir tarafımız var bizim. Türk, benim insanım olan Türk kendi dışında yaşamaya bayılıyor. Kinderman diye ünlü Avusturyalı bir tiyatro adamı İstanbul’a geldi. O sırada benim IV. Murat oynanıyor Atatürk Kültür Merkezinde. Biliyorsunuz IV. Murat oynanırken yanmıştı. Cüneyt Gökçer oynamaya başlamıştı, ondan sonra Cihan Ünal devraldı. O oyundan sonra Cihan Ünal ünlendi. İşte Kinderman’a gösteriyorlar bu oyunu, konuyu anlatıyorlar, yanına da bir çevirmen koyuyorlar. Önemli yerleri tercüme etsin diye. Oyun bittiği zaman ne demiş biliyor musunuz? Bu hayatta aldığım en güzel övgülerden biridir. Avrupa’ya tiyatro toplulukları geliyor, Türk toplulukları yabancı oyun oynuyorlar Avrupa’da düşünebiliyor musunuz diyor. Bakın diyor, şu gördüğüm oyun var ya Türkler Viyana’yı iki kere kuşattılar alamadılar. Bu oyunla gelin yalnız, Viyana’yı değil, bütün Avusturya’yı fethedersiniz, diyor. Bundan daha güzel bir şey olabilir mi? O kadar mutlu olmuştum ki hiç unutamıyorum bunu.

 Mutlak Avcısı mutlak anlayışı ile ilgili neler söyler? Zor sorular mı soruyorum?

Zor değil ama kolay cevap verilecek sorular değil bunlar. Şimdi mutlak ölümlü ile ölümsüzün birleştiği, insanla tanrını birleştiği üst varlık. O mutlağa vardığınız zaman hem Tanrı hem insan olursunuz.  Nietche Tanrı öldü dedi ama biliyorsunuz benim çevirim var Böyle Buyurdu Zerdüşt, çok beğenildi, defalarca baskıları yapıldı. Orada üst insandan bahseder. Vaktiyle Türkçeye üstün insan diye çevirmişler. Üstün insan demek doğru değil. Üstün insan başka bir şey, insanın daha üstünü. Üst insan ise insanüstü, üst bilinçtir. Üst bilince ulaşan kişi, bizim tasavvufçular insan-ı kâmil derlerdi, oraya vardığınız zaman hem tanrı hem ölümlüsün. Benim mutlak anlayışım bu.

Oyunlarınızdaki tarihi kişiler gece gördükleri düş etkileniyorlar ve bunları yorumlatarak ona göre hareket ediyorlar. Düşlerin insan hayatı üzerindeki?

Düşler derken, korkulu rüyalar kâbuslar demiyorum. Ben epeydir yazı yazamıyorum. Yazdığım dönemlerde, yazmaya başlamadan önce mutlaka düşler görürdüm. O düşlerde genellikle annem olurdu, ırmak, nehir deniz filan olurdu. Bu düşlerden birini gördüm mü Allahım, geliyor! Derdim, sevinçten dört dönerdim. Bir şey başlar ve dökülürdü ağzımdan. Yürüyüşe çıkardım, yanıma kâğıt kalem alırdım, yolda giderken notlar alırdım mütemadiyen. Bazen gece üçte dörtte uyanırdım. Bakıyordum, konuşuyorlar kişiler ağzımda. Notlar alırdım. Ondan sonra o notlar birleştirilir bir organizma halinde, oyun çıkardı. Epeydir bu olmuyor ne yazık ki. Tanrım yine bağışlarsa tekrar, demin sözünü ettiğim şeyleri inşallah yazmak isterim.

İnşallah, ben heyecanla, dört gözle bekleyeceğim kendi adıma. Tabii ki Türkiye de bekleyecek…

Eksik olmayın

Hakkınızda hazırlanan kitaptan Tanpınar ile ilgili anınızı okudum. Bunu bir kez de bize anlatır mısınız?

Ben de kitabı çok beğendim ve unuttuğum pek çok şeyi orda buldum. Yaşlılık mıdır nedir, bazı şeyleri unutuyorum. Orda okurken aa, bak bu da varmış diyorum. Çocuğa (S. Coşkun) minnettar kalıyorum. Sanki benim yedek bilincim, yedek hafızammış gibi.

Efendim daha önce de söylediğim gibi şiirler yazıyordum. Ama birkaç kişiye okurdum. Bunlardan birisi Dağlarca idi. Çok yakın bir dostum vardır, Ender Gürol, çok çevirileri olan, hatta Kur’an da çevirdi. Dün onlardaydık hanımla beraber. Ta üniversiteden, elli küsur yıllık arkadaşım. Ona okurdum şiirlerimi. Bir de Takiyettin Mengüşoğlu vardı, felsefe profesörümüz. Hiç unutmam, bakın onu da anlatayım. Ben üniversitede öğrenciyken başlamıştım Zerdüşt’ü çevirmeye. Bazı parçalar çevirdim, hocama okudum, hoca kısa boylu ufak tefek bir adamcağızdı, benim okuduğum parçalar bittikten sonra, çocuk gibi koltuktan fırladı ayağa “Turan!” dedi, “Nietzsche Türkçe yazsa böyle yazardı!” Düşünün yani, ben bir öğrenciyim, hocamın verdiği övgüye bakın. Bir gün bu hocam benden bahsetmiş Tanpınar’a. Tanpınar da Edebiyat Fakültesi Türk Edebiyatı bölümünde hoca. Ama Tanpınar o zaman fazla tanınmıyor ve bu kadar önemsenmiyor. Hatta ona Kırtipil Hamdi derlerdi. Niye derlerdi bilmiyorum. Benim de önemsediğim birisi değildi. Neden sonra Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü (bu en güzelidir, çok severim) Bizim Ender Gürol ikisini de İngilizceye çevirdi. Bir gün Mengüşoğlu odasında Tanpınar’la beraberken  “Yahu benim bir öğrencim var, öyle şiirler yazıyor ki tanımanı isterim. Tanpınar da “tanıyalım, çağır şunu” demiş. Biz de felsefe koridorunda tur atıyoruz çocuklarla, ileri, geri. Çocuğun biri geldi “Turan, Takiyettin Bey odasında seni bekliyor” dedi. Merak ettim tabii, geldim, kapıyı vurdum açtım. Tanpınar içerde oturuyor. Mengüşoğlu dedi ki “İşte Hamdi. Sana sözünü ettiğim öğrencim bu.” Tanpınar “Haa, öyle mi? Buyur”dedi. Tanpınar başını şöyle asimetrik tutardı. Ben karşısındaki bir koltuğa oturdum. “Başla” dedi. “Neye başlayayım?” dedim. “Şiirlerini oku. Seni şiirlerini dinlemek için çağırdık” dedi. Ben okudukça “devam” dedi, okudukça “devam” dedi. Yedi-sekiz tane şiir okuttu. Şiirlerim ezberimdeydi.   Asimetrik duruşuyla “Sende müthiş bir dram kabiliyeti var. Sen mutlaka tiyatroyu denemelisina” dedi. Ben sinirlendim buna biliyor musunuz? “Ne demek yani?” dedim, “şiir en büyük dehayı meşhur edecek kadar yeterli bir sanat değil mi ki bana başka bir alan tavsiye ediyorsunuz.” Yani şiirleri beğenmediniz, bana başka bir alan mı gösteriyorsunuz anlamında. Güldü ve “Bak kızma dedi” İngiliz şairi T.S. Eliot o zamanlar modaydı. Ben de ondan bazı şiirler (Waste Land) çevirmiş yayınlamıştım galiba. “T.S. Eliot hem şiir yazdı hem oyun, fena mı oldu? İngiliz Edebiyatı kazanmadı mı?  Sen de oyun yaz, şiirlerin de olsun, oyunların da olsun Türk Edebiyatı zenginleşsin” gibi şeyler söyledi. Tabii bunlar benim hoşuma gitti. Bir süre sonra kalktı. “Takiyettinciğim…” dedi… Kalktı… Ayrılıyordu. Biz hocamla kalırken o yavaş yavaş kapıya doğru giderken kapıya yakın bir yerde döndü, başını çevirdi. “Müzik dinle!” dedi. Dinliyorum dedim. “Appassionata’yı dinle” dedi. Dinliyorum dedim. Ender Gürol arkadaşım piyano çalardı, Bach, Beethoven dinlerdim. Özellikle Bach’a mest olurdum. Tanpınar kapıya geldi. Kapının kulpunu tutarak bana baktı. Öyle canlı hatırlıyorum ki,  “Edebiyat dünyamıza senin gibi birinin girecek olmasından şimdiden bahtiyarlık duyuyorum” dedi. Ne güzel söz değil mi?

Bu aşamada duvarda Nuri İyem’in iri gözlü, kadınlarını görüyorum.  İyem ile Şile’de tanışmışlar ve çok iyi dost olmuşlar. “Nur içinde yatsın, ne kadar iyi insandı” diyor. İyem tablolardan biri, uzun yıllar kirada oturduktan sonra alınan eve ‘hayrolsun’a gelirken getirmiş, diğerleri de evlenme yıldönümü, çocukların doğum günü gibi vesilelerle getirilen armağanlar.

Nerde kalmıştık…  Ben Edebiyat Fakültesinde okurken sertifika usulü uygulanıyordu. Felsefe Tarihi, Sistematik Felsefe dersleri okudum. Bitirme tezimi de ordan yaptım. Yardımcı sertifikalarımın da birisi Avrupa Sanat tarihi idi. Hocam Mazhar Şevket İpşiroğlu’ydu. Bir sertifikam da İngiliz Edebiyat Tarihi idi. O zamanlar Mina Urgan, Berna Moran, Vahit Turhan vardı. Otello’yu Vahit Turhan ile beraber çevirdik. İşin ilginç yönü Otello’yu sırf Vahit Bey’in adında bir kitap çıksın diye yaptım. Onu sevdiğim için.  Kendisi iyi bir insandı fakat pek üretken değildi. Sırf onun da adı çıksın. Yoksa  çeviriyi ben yapıyordum o da şeklen onaylıyordu. Bir gün, Vahit Bey’e bir merhaba diyeyim diye içimden geçirip odasına gittim. Tam kapıyı çalacakken kapı açıldı ve bir de baktım Tanpınar, odadan çıkmak üzere… Arkadaşlardı ve sık sık buluşurlardı… Adeta burun buruna geldik ve ben hemen geri çekilerek buyurun hocam dedim. O gene asimetrik duruşuyla “Çok renkli şiirlerin var, ama bizim gibi turşusunu kurma” dedi. O da kitap yayınlamıyordu o zamanlar.”Bizim gibi turşusunu kurma, kitap olarak yayınla da cümbüş olsun âlemde”. Hiç unutmuyorum. İnşallah hocam demiştim.

Askerlik görevinizden de bahsedelim mi?

Sonra ben askere gittiğimde kurada ne çıkmıştı biliyor musunuz? Cumhurbaşkanlığı Refakat Tercümanlığı, cumhurbaşkanı da Cevdet Sunay. Refakat tercümanıyım ama refakate pek beni götürmezdi. Yanında albayları vardı. Çünkü beni götürürse albay gidemiyordu. Allem eder, kalem eder onlar giderlerdi.(Gülüşüyoruz) Bilhassa Avrupa gezilerinde beni ekerlerdi. Refakat etmesi gereken tercüman gitmiyor, özel kalem müdürü albay gidiyor. Neyse… Görevlerimden birisi de bütün basını taramak, Genel Kurmay Başkanlığını ilgilendirmesi muhtemel haberleri, yazıların altını cetvelle, kırmızı kalemle çizmekti. Bütün gazeteler önüme gelirdi. Hiç unutmam, galiba Cumhuriyet gazetesiydi, ilk sayfanın hemen altında küçük bir yazı “Tanpınar öldü”. Nasıl oldum hiç anlatamam, böyle içimde bir şey oldu. Öylece kaldım, haberin altını çizdim… Daha sonra Tanpınar ünlendi. Maalesef bazı sanatçıların şairlerin kaderi bu. Yaşarken birçoğu fark edilmiyor ne yazık ki…

Terhis olmadan önce Fullbright sınavlarına girdim. Bursu sınavını kazandım, Amerika’ya gittim. Oyun yazarlığı derslerini orda aldım, ilk oyunu da orda yazdım. Kezban’ın İngilizcesi  ilk defa orda oynandı.

Kezban yaşlı köylü kadın tipi, tam bu toprakların ürünü olan bir karakter.

Kezban benim rahmetli amcalarımdan birinin hanımıydı. Benim babaannem beş çocuk doğurmuş, dördü savaşta, dünya savaşında şehit oluyor, yani dört defa bu kadın künye alıyor. Düşünebiliyor musunuz, kapı çalınıyor, jandarma gelmiş künye getiriyor. Dört defa… Babam rahmetli, hafız ve hoca olduğu için askere alınmıyor. O zamanlar öyle bir uygulama varmış. Bizim Karadayı Köyü’nde bir kervansaray vardır. Kayseri’nin Bünyan ilçesinde. Zaten Celalettin Karatay diye bir Selçuklu veziri orayı yaptırmış. Karatay adı sonradan Karadayı olmuş. Benim dedelerim de oranın mütevellisiydiler. Babadan oğula kalırdı orayı korumak. Ayrıca bir cami yoktu, içinde bir mescit vardı. Oranın en son imamı babamdı. Yani, ben köyde kalsaydım, tiyatro yazarı değil, herhalde imam olacaktım. Bunu hiç unutamıyorum. Bize Oflazuşağı derler, Oflazoğulları büyük bir sülale. Benim yeğenim Oflaz İnşaatın sahibi Muzaffer, orada çok güzel bir okul yaptırdı. Açılışına gittik beraber. Yeğenim okulu benim açmamı istedi. Açılış için bir dörtlük de yazdım. Oraya gitmişken kervansaraya da gitmek istedim.   Köyün bir geleneği kervansarayda her ailenin bir odası olur, o odada yakınlar buluşur, görüşür, bayramlaşmalar orada yapılırdı. Onun tam önünde evimiz vardı. Annem oraya gelin gelmiş. Neyse biz kervansaraya geldik. Orada turistlere rehberlik yapan birisiyle karşılaştık. Çocukluğumda köyde Bekir Hoca diye birisi vardı, onun babamı çok kıskandığını anlatırlardı. Çünkü benim babamın yerinde o olmak istermiş. Bu rehber onun torunuymuş. Ben içeri girince beni takdim ettiler. Rehber bana dedi ki “Buyurun, size babanızın namaz kıldırdığı mescidi göstereyim”. Düşünebiliyor musunuz? Orada ilkokulu birincilikle bitiriyorum, Bünyan’da ortaokul yok. Okula gidemiyorum. Ne yapayım dedim, köyüme gideyim ve yakınlarımı dinleyeyim. Kezban, Allahın Dediği Olur, Elif Ana oradaki yaşantılarım sayesinde yazıldı.

Babaanneniz dört defa künye almış.

Allahım Yarabbim!  Tüylerim ürperiyor. Amcalarımdan birisi Yemen’de, birisi Çanakkale’de birisi Diyarbakır’da şehit oluyor. Diğerini hatırlayamıyorum. Babam imam ve hafız olduğu için alınmadı askere. Öyle hatırlıyorum.

Artık yoruluyor.

Sizin varlık anlayışınızı dile getiren iki kelime var. Görkem ve Gizem. Aynı zamanda kızlarınızın ismi.

Evet, onların dörtlükleri de var. Benim için varlığın görkemi ve gizemi önemli. Görkem dış göze, kaba göze görünendir. İstanbul’da bir yere gidiyorsunuz, boğaza bakıyorsunuz, nedir bu? Görkemdir. Bir de o güzelliği güzellik yapan bir içerdeki yapı var. Ben size şah damarınızdan daha yakınım diyor. Hepimizin şah damarında Tanrı var, o görünmüyor, görünmüyor ama beni ben yapıyor, Sevil’i Sevil yapıyor, sizi Nur.

Bu arada torunların resmine bakıyoruz. Oğlanın adı Cem kızın adı da İrem. Cem Sultan oyununu hatırlıyoruz hep birlikte.  İrem’in cennet bahçesi anlamına geldiğini konuşuyoruz. Ben sohbet bitsin istemiyorum.

Bir yerde “Halk böyle istiyor demek cinayettir” demişsiniz. Bunu biraz konuşabilir miyiz?

Geçende ben de gördüm onu nerde ne için söyledim acaba? Şimdi deneme olarak söylüyorum, emin değilim, yani kötü bir şey yapılsa, cinayetler işlense, adamlar öldürülse, ‘halk böyle istiyor ne yapalım’ demek o cinayetleri işleyenlerden daha ağır bir suçtur bu. Böyle bir şey için mi söyledim acaba? Bilmiyorum. Ha, ben popülizme karşıyım. Belki de onun için söyledim bunu. Halk dediğinizde bilinçsiz, kalabalıkları söylüyorsunuz. Onları denetim altına almazsanız, yani yönlendirmezseniz anlamında, diktatörce denetim altına almaktan bahsetmiyorum, gerektiği gibi yönlendirmezseniz, ondan çok büyük kötülükler çıkabilir hakikaten. Herhalde böyle bir vesile için söyledim.

Bir köyde doğup böyle bir eğitim almak, yani yabancı dil öğrenmek, bu nasıl oldu?

Bu ilginç bir soru. Ben ilkokula Adana Ceyhan’ın Mangıt köyünde başladım. Rahmetli babam orda imamdı. Orda iki sınıf okuduk. Derken babam rahmetli oldu. Nur içinde yatsın Ceyhan’a geçtik. Rahmetli küçük ağabeyim orada, PTT’de galiba, bir iş buldu. On ay kadar orda kaldık. Üçüncü sınıfa orda başladım, sonra Bünyan’a geldik. Ben burada ilkokulu birincilikle bitirdim. Bu arada büyük ağabeyim askerde, ikinci dünya savaşı daha bitmemiş. Ağabeyim önce Erzurum’da sonra Çatalca’da görev yapıyor. İstanbul’a geliyor, İstanbul’u tanıyor. Annemle beni de İstanbul’a getiriyor. Bir süre Kadıköy’de oturduk. Orada bir okula gittim. Sezai Coşkun onun fotoğrafını çekmiş, bir dilekçeyi bile bulmuş. Şaşırdım tüylerim ürperdi.

Sonra bir süre Kumkapı’da oturduk. Orada ortaokula gittim. (Gedik Paşa Orta Okulu)   Nur içinde yatsın, Neriman İlci diye bir İngilizce öğretmeni vardı. Sınıfa biraz geç başladığım için azıcık gerideydim. Hoca bana iki yüz kelime verdi, bunları zaman içinde ezberle dedi. Ben birkaç gün içinde o iki yüz kelimeyi ezberledim. Akıl almaz bir şey. Öğretmen büyülendi ve ondan sonra bana büyük bir yakınlık duydu, benimle özel olarak ilgilendi. Bana kitaplar verdi. Mercan yokuşunda bir yer vardı. Red Hause diye, yabancı kitaplar satılırdı. Orada bir hoca hanım vardı, Üsküdar Amerikan Kolejinden,   benim öğretmenim rahmetli Neriman Hanımın da hocasıymış. O hoca bana bazı kitaplar verdi okumam için. Ben kendimi özel olarak böyle yetiştirdim. Tarihe müthiş bir merakım var, Hakkı Bey diye bir tarihçimiz vardı. Benden o kadar memnun kaldı ki, “Turan haftaya filan dersi sen hazırla” dedi. Düşünebiliyor musunuz? Bana zamanla ders verdirdiler yani. Hiç unutmam ben ders verirken, pardon ders anlatırken, hoca da benim yerime geçer ve beni izlerdi. Ben de tabii konu ile ilgili dergiler, kitaplar, ansiklopediler karıştırır, hoca gibi ders hazırlardım.

Yani yabancı dili kendi gayretlerinizle öğrendiniz, kolejde filan okumadınız.

Ondan sonra biliyor musunuz, ortaokuldayken, üniversitedeki çocuklara İngilizce ders vererek para kazanmaya başladım. İyi oldu sorduğunuz, geçmiş bazen unutuluyor. Sonra Vefa Lisesinde okudum.

Yurt dışına nasıl çıktınız?

Seattle’da Washington Üniversitesinde Grand Age Redford diye bir adam tiyatro dersleri veriyordu. Benden önce Güngör Dilmen gitmişti ve o hocayı tanımıştı. Güngör Dilmen benim arkadaşımdır ve benim şiirlerimi çok sever hatta bana derdi ki “senin bu şiirlerin var ya, sen, sen tiyatro yaz, mutlaka yaz, bizim Shakespeare’imiz, bizim Moliere’imiz sen olacaksın derdi. Kendisi benden önce meşhur olmuş, düşünün yani, Midas’ın Kulakları’nı yazdı. Hiç unutmam IV. Murat’ı yazdığım zaman, oturduğu evin bahçesinde okudum, hiç gözü sulu birisi olmadığı halde gözlerinden yaşlar indi. Ne dedi biliyor musunuz? Tiyatroda benim rakibim olan birisi “Turan, bu oyun var ya, tiyatro tarihinin yüzlerce oyununu silindir gibi ezip geçiyor” dedi. Ondan sonra IV. Murat öyle bir patladı ki… Hatta bir gün rahmetli Aziz Nesin’in evinde okumuştum, oraya Dağlarca da gelmişti. Aziz’in evinde toplanırdık bazen ve yeni yazdığımız şeyleri birbirimize okurduk. Aziz Nesin büyülenmişti. Hiç unutmam bir gün,   Amerika’dan döndükten sonra, İstanbul Radyosunda dramaturg olarak çalışıyorum, radyo tiyatrosu vardı bir zamanlar, o kadar modaydı ki… Aşağı yukarı yirmi dokuz yıl çalıştım orda… Yıllarca gelen oyunları ben seçerdim. Arkası Yarın’ları, çocuk oyunlarını… Bir gün Aziz Nesin geldi, IV. Murat oynanmaya başlamış, yazılar filan çıkıyor, “Turan IV. Murat’ın yankıları güzel oluyor, ama dindar kesim fazla benimsedi” dedi. Kendisi solcuydu. O da niye biliyor musunuz? Oradaki “Kur’andır bu!” diye bir bölüm var. Şimdi bunlar sanıyorlar ki ben dinciyim, şeriatçıyım. Falan falan… Ulan salak! IV. Murat çok geçmeden Şeyhülislam’ı da idam ettiriyor. Ben gereken neyse onu yapıyorum. “Kur’andır bu” sahnesini belirteyim, bu çok önemli. Şimdi benim ilk okuduğum kitap Kur’andır. Bir gün, babamın imamlık yaptığı, benim ilkokula gittiğim köyümüzde, bir rüya görmüştüm. Kulağımda bir ses, “Abdülkadir Geylanî hazretleri buradan geçti” diyor. Uyandım, ben böyle birini hiç bilmem. Bunu babama anlattım. Babam raftan Kur’anı indirdi “Vakti geldi demek ki oğlum, otur karşıma” dedi. Rahleyi önüme çekti. “Başla!” dedi ve Kur’ana öyle başladım. Benim en çok okuduğum sure, babamın etkisiyle herhalde, Rahman suresiydi. Ses yapısına dikkatinizi çekeyim, bunu hep anlatırım. Şöyle başlar “Er’-rahmân, alleme’l-Kur’ân Halake’l-İnsân, allemehü’l-beyân…Bakın ân, ân, ân şiirsel bir söyleyiş. Şimdi bakın “Kur’ândır bu, her karanlığı aydınlatandır bu, bütün sözlere bütün eylemlere hakandır bu, Kur’andır bu. Bakın Arapça ve Türkçe birbirine hiç benzemez, ikisi apayrı dil grupları, Arapça Hami-Sami dil grubundan, Türkçe Ural-Altay dil grubundandır. Hiç birbirlerine benzemezler. Öyle olmuş ki bilinçaltım, ses benzerliğini kurmuş orda.

Hatırlarsanız içkiyi yasaklıyor IV. Murat. Ama kendisi içiyor. Bir gün şair Nef’i, o içerken sen ‘ne yapıyorsun der’ gibi söyle bir bakıyor, IV. Murat kadehi koyarken, “Ben içerken kaldırıyorum yasağı” kadehi bırakırken “sonra tekrar koyuyorum şair” diyor. Adam bilinçli, kendisi bilerek yapıyor bunu.

Sohbetin sonlarına yaklaşıyoruz. Memuriyete nasıl girdiğini soruyorum.

Refik Ahmet Sevengil’in Kızı Fatoş Sevegil, Cüneyt Gökçer’in sekreteriydi. O hanım o sıralarda Bozkurt Kuruç ile evliydi. Bozkurt Kuruç da “Deli İbrahim” ile şöhret oldu. Ama müthiş oynadı ve “Deli İbrahim” yılın oyunu, o da yılın oyuncusu seçildi. Dekorcu yılın dekorcusu, ışıkçı v.s. bütün ödülleri topladı yani oyun. Sevengil, benim Amerika’da tiyatro okuduğumu duymuş, aracı oldu ve İstanbul radyosuna aldırdı. Tam 29 yıl orda çalıştım. Çok yararlı oldu. Orda III. Selim’i yazdığım sıra Nevzat Atlığ gelirdi benim odama, “sizin için filan filan eserler var” diyordu. Bana yardımcı oldu. Sadullah Ağa’nın III. Selim’in bestelerini repertuarına alıyor, bana dinletiyor. Hiç unutmam, o zamanlar önce banda alınır sonra yayınlanırdı. Canlı yayın yapılmıyordu. Ben otururdum tek başıma, onları dinlerdim. Nevzat Bey,  orkestrada kimler var, Niyazi Sayın, Necdet Yaşar, daha ismini hatırlayamadığım kişiler. Bir gün Necdet Yaşar dedi ki, tek başıma dinliyorum ya, “Öyle bir dinleyicimiz var ki yüz binlerce dinleyiciye bedel, bize ne şeref!”  Haa… Sadun Aksüt benim bir şiirimi bestelemişti. Niyazi Sayın Türkiye’nin en iyi neyzeni ve müthiş bir fotoğraf yeteneği var, hem de ebru sanatçısı.

Üstat Mehmet Nuri Yardım Bey Niyazi Sayın ve Necdet Yaşar’ı birçok etkinlikle ağırlıyor.

Benim için de Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezinde bir değerli bir gece hazırladı. “Oflazoğlu’na Saygı Gecesi”.

O geceye ilişkin kitapçığı gösteriyor. Duvarda III. Selim oyunu için verilen ödül töreni fotoğrafına bakıyoruz.  Yakup Kadri var o sıradaki Türk Dil Kurumu Başkanı Gündüz Akıncı.  Yakup Kadri en beğendiği yazarmış. Ankara’da sahnelenen oyunun galasının fotoğraflarını inceliyoruz. Kendi kendine öğrendiği İngilizcesinin Fullbright burs kazandıracak düzeyde olması üzerine hayranlıkla konuşuyoruz. Söz “Böyle Buyurdu Zerdüşt” çevirisine geliyor.

“Askerlikten sonra Ankara’da bir oda tutmuştum. İstanbul’a gidersem dostlarla buluşmaktan vakit kaybederim, Zerdüşt’ü burada bitireyim, öyle gideyim dedim.  Sabahtan otururdum, akşama kadar çeviriye çalışırdım.  Nietzsche bunu yazarken bir kasırga halinde gelen ilhamla iki ayda filan yazıyor. Kocaman kitap. İnanır mısınız ben de bu kitabı iki aya on gün kadar bir sürede çevirdim. Allah böyle bir benzerlik kurdu. O zamanlar Milli Eğitim Bakanlığı’nda Tercüme Bürosu vardı, klasikleri basıyor. Önce birkaç sayfa örnek istiyor. Ben de örneği temize çektim gönderdim. “ Gelen raporda şöyle diyordu. Şimdiye kadar erişilmemiş bir başarı, devamını rica ediyorum.” Orada bir iş için gittiğim Suut Kemal Yetkin bana “Siz bu güzel Türkçeyi nerden buldunuz?” dedi. Dağlarca’nın Aksaray’da Kitap adında bir kitapçı dükkânı vardı. Oraya giderken veya oradan gelirken genç birine rastladım. Koynundan Zerdüşt’ü çıkarıp imzalamamı istedi. Dağlarca benim şiir okumamı çok severdi. “Sen okurken şiir bir kat daha güzelleşiyor” Düşünün kasada oturmakta olan Dağlarca, benden şiir dinlerken müşterinin bir şey sormasından rahatsız olup “Aşağıda, aşağıda git, bak!” diye adeta terslerdi.

Ressam Gürol Sözen’in ve Sarkis’in hediye ettiği tablolar üzerenden konuşarak evlilik öyküsüne uzanıyoruz. Kafka’nın mağaralarından birini çağrıştırdığı resminin hediye ediliş öyküsünü zevkle dinliyoruz. Radyoda program müdürü olan Doğan Soylu’nun eşi Altın Hanım spikerdi.  Radyo o zamanlar çok önemli. Gürol Sözen’in bir sergisi açılışı sonrası, bir apartmanın altıncı katındaki atölyesinde Altın Hanımın yeğeni genç kıza ilk görüşte duyulan aşk. Gerisini kendisinden dinleyelim.

“Altın! Bu kız senin yeğenin miymiş?” “Evet! Ne olacak!” Tersliyor yani beni. “Kimden isteyeceğiz bu kızı?” “Sen önce aşağıya giriş katına kadar in, sonra yine çık bir daha sor bu soruyu.” Beni sarhoş filan sanıyor. “Bak Altın, bu altı-yedi kat merdiveni inmek değil, yedi kat yerin dibine de insem, oradan çıkıp gelsem, soracağım soru aynıdır. Bu kızı kimden isteyeceğiz.”

Konuşmadan, sesini bile duymadan başlamış her şey. Ailenin ‘bu yazar, şair takımına pek güvenilmez’ sözüne rağmen Sevil Hanımın “Niye olmasın?” sözü ile başlıyor kız isteme süreci. Vapurla Sinop’a gidiş, nişan ve nikâh.

 

Sohbetimiz iki saati aştı. Bu ülkenin yetiştirdiği bu çok değerli insanın toplumumuzu vermek istediği mesajı almadan bitirmek istemiyorum. Mesajı da tıpkı eserleri gibi geleceğe kalacak bir miras, bir ders gibi. Kendisine nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.

Türkler, daima kendinize dönün, kendi içinizde yaşayın diyeceğim. Neden? Benim için Türkçe, Türk Dili çok önemli. Ben Türk Dili ile varım. Caddeye çıkıp baktığımda Türkçe adı olan bir firma bulmak mesele. İnsan kendi dilinden bu kadar kopar mı? Bir yiyecek dükkânında peynirland yazısı gördüm. Fıttıracaktım yahu! Cem Sultan ağabeysiyle yaptığı savaşı kazanabilmek için Avrupa’ya gider. Fransızlar onu tutuklarlar ve ağabeysinden haraç almaya başlarlar. Cem de zehir içerek intihar eder. Benim oyunumda Cem şöyle söyler “İnsanın gerçek vatanı dili midir ne?” der.

İnsanın gerçek vatanı dilidir. Türkçe giderse Türk kalır mı?