Trenle Giden

Hareket düdüğü, heyecan, sevgi, özlem yüklü katarları, ritim ve ahenk içinde dönen tekerlekleri ile ne güzeldir trenler.

Önünden tren geçen bir evde büyümek gibisi yoktur. Sirkeci’den kalkan trenler evinizin önünden sizi selamlayarak Halkalı’ya veya Avrupa’ya gider. Avrupa demek Almanya demektir 1960’larda. Henüz demir almış bir yolcu gemisinin limanda kalanları selamlaması gibi ağır ağır yol alır. Bu treni diğerlerinden ayıran taraf oldukça gürültü ile geçmesidir. Tıpkı bir şampiyonluk maçı öncesi, heyecan ile stadyumları dolduran kitlelerin ıslıkları, uğultuları gibidir vagonların pencerelerinden ellerini kollarını sallayarak yol alan işçilerin sesleri. Almanya treni henüz yola çıktığı için mi, yoksa ekmek peşinde yaban ellere giden vatan evlatlarına İstanbul’a ve memlekete bir veda turu yaptırmak için mi ağırdan giderdi bilinmez. O gidişlerde umut ile karışık hüzün olduğu o seslere yansırdı. Çocuk da olsanız bunu hissedersiniz.

Önünden tren geçen bir evde çocuk olmak, sık sık ve önceden haber vermeden gelen misafirler demektir. Misafir, sabahtan çoluk çocuk gelmek, akşam da babaların eklendiği sıra dışı bir günün sıcaklığıdır. Siz misafir çocuğa hafif alaysama ile hava atarsınız. Zavallı çocuk! Tam oyuna dalmışken, alışkın olmadığı bir gürültü ve ahşap evin sarsılmasıyla sıçrar, panik dolu şaşkınlıkla pencereye koşar. Treni görünce de yüzündeki heyecana hayranlık eklenir. Sizin yüzünüze de masum bir kibir…

Gerçi yaz günlerinin yatılı misafirleri de geceleri aynı irkilmeler ile huzursuz olurlar. Ev halkının kendilerini rahat ettirme gayretlerini boşa çıkarmış olmamak için, mahcup bir ifadeyle, iyi uyuduklarını söylerler. Hâlbuki sabaha kadar kaç tren geçtiğini saymışlardır.

Trenle giden, geride çok şey bırakır. Trenle giden gurbete gider. Trenle hep uzun ince bir yola gidilir. Tren yolu ufukta sonsuzluğa karışır. Rayların birbirine iyice yaklaşıp sanki bitiştiği ve artık görünmez olduğu yerde akşam geceye dönüyorsa bu sonsuzluğu daha derinden hissedersiniz.
Sonra büyürsünüz. Siz büyüdükçe trenler yavaş yavaş hayatınızdan çekilmeye başlar. Önce eviniz tren yolundan uzaklaşır, sonra siz trenlerden. Diğer trenlere göre daha hızlı giden Mavi Tren ile Ankara’ya dokuz saatte gitmek yerine, otobüsle iki saat daha erken gitmeyi tercih edersiniz. Kurtalan Ekspres bir müzik grubunun adı olarak tarihte ve anılarda kalır.

Demiryolu yaşamın ta kendisidir. Bu topraklarda ilk demiryolu harcı sömürgeci amaçlarla karılmıştır. Sömürgeciliğe karşı verilen büyük mücadeleden sonra demiryolları ulusal amaçlar için geliştirilmiş ve en hızlı atılım Cumhuriyetin ilk on yıllarında olmuştur. Ülkenin demir ağlarla örülmesi, kalkınmanın birinci koşuludur çünkü. İsmet İnönü “…Ben o teori bu teori bilmem, bir şeyi bilirim, o da her gün bir karış ray döşemek…” der. Bir kuşağın omuzlarına çok yüklenildiği eleştirisini de şöyle cevaplar: “Demiryolu ulusal birlik ve savunma için gereklidir, sürüncemede bırakılamaz. Yapılacak öyle çok şey var ki gelecek kuşaklar da en az bu kadar yük taşımak zorunda kalacaklar.”

Bugün birçoğu işlevsiz ve kaderine terk edilmiş raylarda, kasabaların sevimli küçük istasyonlarında, kaç kuşağın emeği ve alın teri gömülü.

Yalnızca tarihte değil, sözlü ve yazılı edebiyatta da büyük bir yeri vardır trenlerin. Yolculuk, gurbet, özlem gibi duyguların dile getirildiği eserlerin içinden mutlaka trenler geçer. Türkülerdeki trenlerin karalığı sadece lokomotifin veya kömürün renginden ötürü değil ayrılık acısındandır belki de.

Melih Cevdet Anday 1994’te şöyle diyor: “…Çocukluğumda ‘demiryolu Kayseri’ye vardı, Sivas’a vardı, Erzurum’a varmak üzere’ dendikçe sevinçten uçardım. Gidilmez yerler gidilir oluyordu…” Bu alıntının geçtiği kitabın yazarı da özetle şöyle diyor: Yakın tarihimiz trenle taşınıp geldi, yarım yüzyıldır da trenin üzerinden taşınıp gidiyor! (Bkz. Ümit Sarıaslan Demir Ağlardan Örümcek Ağlarına, İstanbul Otopsi Yayınları, 2004).

Trenle giden sadece yakın tarihimiz değil. Kişisel tarihimiz ve geleceğimiz de kara trenlere binmiş gidiyor gibi.  Neyse ki  bütün ulaşım yolları gidişli gelişlidir.