Palyaço Yakup – Nuriye Gelgör’ün Anısına –

 

O Türkiye’nin ilk palyaçosu. Hakkında bildiğim tek şey bu. Onu görmeye giderken
tarlamsı bir yerde durup arabadan iniyorum. Bahçe içinde birkaç küçük ev görünüyor uzaktan.
Dar bir kanalın üzerine kurulmuş ahşap köprüden geçerek ulaşılıyor Palyaço Yakup’un evine.

Kapıda dev bir dinozor çıkıyor karşıma, az ileride Komagene Kralı, birkaç adımdan sonra yerde mozaikten yapılmış palyaço suratı… Basmaya kıyamayıp seğirtiyorum. “Bas bas, korkma! Basılsın diye yaptım” diyor biri. Sesin geldiği tarafa dönüyorum karşımda Palyaço Yakup kocaman gülümsüyor. ” Gökçeada’ya gelip Palyaço Yakup’u çiğnemeden geçme” esprisiyle gülüşüyoruz. Buyur ediyor içeri. Karşılıklı oturuyoruz.

Gözlerimi alamıyorum ondan, en çok da yüzünden. Palyaçoluğu öyle içselleştirmiş ki yüzü Yakup Bey’ken de Palyaço Yakup sanki. Gülen gözlerle bakıyor… Ufak tefek ama çevik, sportif…

Duvarlara ilişiyor gözüm. İrili ufaklı, eski yeni bir sürü fotoğraf… Meslekte ilk yıllar, ünlülerle çekilmiş olanlar; aile efradı, siyah beyaz, renkli; büyük küçük, pek çok.

Fotoğraflardan birini işaret edip “Bu da siz misiniz?” diyorum. “Evet. Yüzme ihtisasın kurucularından biriyim, dalgıçlık da yaptım” diyor gururla…

“Şimdi neler yapıyorsunuz?” diyorum, resim yaptığını söylüyor. Görmek istiyorum, sevinçle gösteriyor. İki odanın duvarları yaptığı resimlerle dolu. Kimi kopya, kimi orijinal resimler. Hepsi şahane. Ödüller, anılarla dolu her yer…

Yeniden bahçeye çıkıyoruz. Korkuluğa takılıyor gözüm. “Ben yaptım” diyor. Yapamadığı yok sanki. Az ilerideki kondisyon bisikleti formda, çevik, sağlıklı, seksenlik nasıl olunuru açıklar gibi. Tanıdıkça hayran oluyorum ona…” Geçenlerde televizyona testere şovu yaptım” deyince “O da ne?” diyorum. “Bekle” deyip gözden kayboluyor.

Palyaço olup gelecek sanıyorum. Bir elinde testere ötekinde keman yayı gelip karşıma oturuyor. Testereyi bacaklarının arasına sıkıştırıp keman yayını üzerinde gezdiriyor. Testereyi arada bir geriye doğru büküp virtüöz edasıyla çalıyor. Çıkan ses inanılmaz… “Nereden geldi aklınıza böyle bir şey yapmak?” diyorum. Geçmişe gidiyor bir an: “Çocukken babam nalburun yanına çırak verdi beni” diyor “Testere almaya gelirlerdi, çeliğin iyisini anlamak için dokunarak, ses çıkartarak test ederlerdi. Çıkan ses ilgimi çekerdi. Bundan esinlendim. Neden bunu çalmayayım dedim, yıllarca uğraştım, en sonunda keman yayıyla çalmayı başardım” diyor. “Ama çok uğraştım, kolay olmadı. Benden başka çalan yok bunu” derken gururla gözleri parlıyor.

Hayatındaki pek çok ilkten biri de bu garip enstrüman. Yeniden çalıyor. Önce İtalyan melodiler, Samanyolu, Buruk Acı… Nasıl hüzünlü bir sesi var bu garip enstrümanın. Sanki bir soprano dinliyorum. “Maria Callas” diyor o bu ilginç çalgıya. “Maria Callas”la düet hayal ediyorum… Neden olmasın?

Girişteki köprüyü hatırlayıp başka bir boyuta geçmiş hissediyorum kendimi… Burası çok oyuncaklı, çok neşeli, çocuk sevinçlerle dolu bir yer ama hüzünlü bir yandan… Hayal dünyasında gibiyim. Palyaço Yakup çalıyor yine “Maria Callas”ı öyle içli öyle hüzünlü melodiler ki bildik palyaço şablonuna cuk oturuyor sanki.
Burada sadece bir palyaçoyla tanışacağımı sanıyordum. Oysa o, bir ressamın paletindeki renkler kadar muhtelif…

Nuriye Gelgör