MAKRUHİ-Güner Başaytaç

Makruhi!
-Makruhi, kime söloorum?
-Geloorum!
Ahşap merdivenleri topuklarını vura vura homurdanarak hışımla çıktı. Oda kapısında durdu. Siyah gözlerini annesine belerterek ve sesini yükselterek;
-Ne deoorsun? Dinloorum.
Anne sinirli sesini biraz yumuşatarak. “Yavrusu ne sinirlenoorsun? Siyah giyinmemizi emredoor. Biloorsun?
-Bu dinden nefret edoorum, mama.
Aa! Günaha giroosun. Öyle bir atoorsun ki… Beni, yaya’nı sevoorsun? Meryem Anamız adına… İnsanlar, Ermeni’si Türk’ü dolanoor, dolanoor, önce Allah’ı buloor. Sonram. Anloorsun…

Kilisede yapılacak cenaze töreninde siyah giymek zorunluluğuna, aklı hiçbir zaman yatmamıştı. Uzun, gür siyah kirpiklerden akan yaşlarını elinin tersiyle silip, asık suratla somyasına hızla oturdu. Babasının, yaylarını yeni değiştirdiği karyolası güzel kızı zıplattı. Yayların sesi kesilince, evdeki sessizliği yine Makruhi bozdu. Ağlamaklı bir sesle; “Siyah hırkasını vermedi.” diye söylendi.
Bitişik evde oturan kız arkadaşından siyah hırkasını istediğinde, “veremem” sözü onu hayal kırklığına uğratmıştı.
Çoğunlukla yoksul azınlıkların yaşadığı Samatya’da, sadece bir ev ve içindeki birkaç Ermeni aile kalmışlardı. İsrail’in kurulmasından sonra bazı aileler, mahalleyi yavaş yavaş terk etmişlerdi. Müslüman Türk ailelerle iç içe, saygı ve sevgi içinde yaşayan Ermenilerden Makruhi, ailenin en küçük kızıydı. Küçük esnaf olan babası, çırak olarak yanına aldığı oğluna, somya ve karyola için yay yapım işi olan mesleğini, ablası ise Makruhi’ye kuaförlüğü öğretmişti.
Genç kızın siyah dalgalı saçlarının beyaz teniyle uyumunu, pembe yanakları tamamlıyor minyon vücuduyla orantılı küçük başı, hele sekerek yürüyüşü, onun güzelliğine güzellik katıyordu. Evlilik çağına gelmiş olan Makruhi, günlerdir kendine dert ettiği, patronunun söyledikleri, düşündükçe de içini bir sıcaklık kaplıyordu. Karşı dükkân komşusu kuyumcu Sami’nin flörtlük isteğini, geri çevirmekle kabul etmek arasında kararsızdı. Uzun süredir karşılıklı bakışmaktaydılar.
Mesleğini mükemmel yapan Makruhi’nin çabası, utangaçlığı ve kararsızlığını büyük bir beğeniyle izlerdi Sami karşıdan. Duru, pembe beyaz tenine ilk gördüğünde vurulmuş, duruşundaki asalete büyülenmişti. Böyle bir şeyi daha önce hiç yaşamamıştı. Gönlünü kaptırdı. Benliğini saran bu ateş aşktı, âşık olmuştu…
Yaş ve din farkı, toplumun değer yargıları gibi nedenlerle, çevreleri bu aşkı desteklemiyordu. Oysa Makruhi, yakışıklı adamın gözlerinde aşkı, ellerini yalvararak tuttuğunda ateşini kalbinde hissetmişti. Bütün olumsuzluklara rağmen flört etmeye başladılar. Onlarınki bir aşk hikâyesi gibi başlasa da zamanla tutkuya dönüşmüş, birbirlerinden ayrılamaz olmuşlardı. Makruhi her akşam, dükkândan herkes çıkınca kapıyı kilitlemiyor, Sami’nin dükkânını kapatıp gelmesini bekliyordu. Buluşup kucaklaştıkları an sanki zaman duruyor, sevgi sarmalının içinde eriyip kayboluyorlardı.
Sami, akşamları artık evde duramıyor, uyuyamıyor, konuşamıyordu. İyice sessizleşmişti. Gece için için ağlıyordu. Eskisi kadar dükkânda da durmuyor, işini ihmal ediyordu. Bir sabah Sami, bayan kuaförüne telaşla geldi;
Dükkâna hırsız girmiş!
– Çok zarar vermiş mi?
– Kasayı, vitrindekileri, hatta tamire gelenleri bile almış… Omuzları iki yanına düşmüştü.

Hırsızın, Sami’nin karısı olmasından şüphe edilse bile, kimse dile getiremedi. Doğruluğu ispatlandığı gün, her şey ortalığa döküldü. Aylardır evine gidip karısına ve oğluna hissettirmemek için çabalamaktan yorgun düşmüştü Sami. Bu süre içinde zayıflamış ve hastalıklı gibi görünüyordu. Sami’nin eşi oğlunu alarak evini terk etti. Karısı gittikten sonra onu hiç sevmediğini fark eden Sami, yalnızca oğlu için acı duydu. Ayyuka çıkan aşklarını artık aleni yaşamaya başladılar.
Bir sabah kuaför dükkânının kapısı kırılır gibi şiddetle açıldı. Ellerinde demir sopalı iki adam hiddetle girip, Makruhi’yi kollarından sürükleyerek dışarı çıkardılar. İtirazsız cansız bedenin sürüklenişini seyretti çevredekiler. Patronun sesini çıkarmayışına şaşkınlıkla baka kaldılar. Güzel Mahruhi’yi babayla ağabeyi, günlerce eve kapatıp demir sopayla dövdüler… O da yetmemiş, bekâret kontrolüne götürmüş ve sonrasında odasına kilitlemişlerdi.
Aradan geçen zamana rağmen eli, yüzü ve vücudundaki morluklarla, çalıştığı dükkâna geldi Makruhi. Yerleri süpürürken kalfasını aniden karşısında görüp de şaşıran çırak kız, kilo aldığını fark edip; “Güleç ablam, sen hamile misin?” dedi ve yaptığı patavatsızlıktan, mahcup oldu.
Cevap vermeden ilerleyen Makruhi patronundan, kalan alacağını istedi. Patronu kuaför kadın, olur anlamında başını sallarken acele ile telefonu açıp kısa bir konuşma yapıp yine aceleyle telefonu kapattı. Akabinde kasayı açarak, kafasında hesapladığı parayı kıza uzattı ve elini sıkıca tuttu. Aşkı ve yaşadıkları, kızı yürekler acısı bir hale düşürmüştü. Yorgun, çaresiz ve zavallı görünüyordu. Patronu, gözlerinden sicim gibi inen yaşlar içinde, ona sarıldı. Sarıldığı sırada “Lütfen! Biraz kal! Sami’yi çağırdım.” Dedi Ermeni kıza. Sami, solgun benizle kapıda zaten belirmişti. Onun hali de Makruhi’den farklı değildi.
Din, aile, çevre, toplumun değer yargıları… Her şeyi göze almış, aşkına sahip çıkmıştı. Tüm tabuları yıkarak bu güzel kalpli saf kızı annesine götürdü.
– Anne, bak! İşte bahsettiğim, sevdiğim kız Melek! …
GÜNER BAŞAYTAÇ