Güner Başaytaç “YILDIZ’IN ANNESİ”

YILDIZ’IN ANNESİ

Yıldız; İstanbul’un dik yokuşlarından aşırıp, güçlükle merdiven sahanlığına kadar getirdiği çuvalları, omuzlarından indirmeye çalışırken gördü annesini. Onun perişan hali, yüzündeki gülümsemeyi yok etti. Koştu ve yardım etti. Ana kız; ağır çorap çuvallarını hızlıca atıp kurtuldular, kendilerini soluk soluğa basamaklara bıraktılar. Soluk almaları biraz düzelirken, komşuları kapıyı açıp baktı. Kapısının önündeki sesleri duymuş olmalıydı.

“Hadi içeri gelin! Soba yanıyor. Biraz ısınırsınız.”

Eve gidip oğlana bakayım, gelirim. Yıldız, sen gir Fatma ile oyna.” dedi. Yıldız eşikten içeri girmişti bile.

Hızlıca basamakları indi. Odasının kapısını aralayıp ve içeriye göz gezdirdi. Oğlu yoktu.

“Okula gitmiş.” diye mırıldandı.

Tekrar kapıyı çekti ve kilitledi. Kocasından uzun süredir gizlediği bu çorap işini nereye kadar saklayacaktı ki… Yorgunluktan ağır ağır ve düşünerek merdivenleri çıktı.

Komşusu Cahide hem ev sahibinin gelini hem de arkadaşıydı. Bütün sırlarını onunla paylaşır, dertleşirdi. Kapıdan girdiğinde kahveler pişmişti bile. İçerken, duvar saatine baktı. Öğlen saati yakındı. Şimdi Cahide’nin öğretmen olan kocası, her öğlen olduğu gibi, yemeğe eve gelirdi. Oturduğu yerden doğruldu.

“Hemen kalktın, otursaydın.”

“Şimdi Nihat Ağabey yemeğe gelir.”

Kızının elinden tutup halının üstünden çekerek kaldırdı. Çocuklar öğleden sonra bahçede buluşmak üzere sözleştiler. Anneleri gibi çocuklar da iyi anlaşırlar, birbirlerini görmeden duramazlardı.

İki kat indiler merdivenlerden.  Girişteki taşlıklı sofada, mutfak ve tuvalet ortak dört odadan birinin kiracısıydılar. Oda kapısının asma kilidini açtılar. İçerisi soğuktu. Yıldız:

 “Karnım aç!” dedi.

Annesinin içi cız etti. “Yine yiyecek yok.” Odanın kapısından girince sol köşede duran tel dolaba yöneldi, kapağını açtı. Her zamanki gibi boştu. Kâğıt kesenin dibinde biraz çorbalık tel şehriye kalmıştı. Gaz ocağının başına gitti. Çorbayı akşama yaparım, oğlan da okuldan gelmiş olur diye düşünüp vazgeçti, tekrar tel dolabın önüne döndü. Nasılsa çoraplardan para alacaktı. Kararlı bir şekilde;

Bakkaldan yumurta alıp gel. İki… Yok, üç tane. Ha üç de ekmek. Veresiye defterine yazdır ve sokaklarda oyalanma!

Yıldız; altı yaşında, kelebek dudaklı, kalkık burunlu esmer bir kızdı. Güzelliğini annesinden almıştı. Çelimsizdi biraz. Saçının kâkülünü gözlerinin önünden çekerek oda kapısının önünde çıkardıkları ayakkabısını düzeltip giydi. Ayakkabının incecik tabanı yıpranmış, ökçesine basılmaktan terlik şeklini almıştı. Adım attıkça da delik burnundan baş parmağı çıkıyordu.

Bu sevimli güzel kız yumurtaları, neyse ki bu kez kırmadan, annesine getirdi.

Karınlarını gazete serilmiş sininin üstünde doyurdular. Bu tek oda evleri; bir somya, tel dolap ve odun sobasından ibaretti. Yerde serili küçük kilimin üzerindeki kırıntıları temizlemek için çalı süpürgesini sokak çeşmesinden getirdiği su ile ıslatarak süpürdü. Süpürme işi bitince, oda kapısının önünde muşamba kaplı yeri silmek istedi.  Arapsabunu kutusu boştu, vazgeçti.

Sobada yakacaklarının bitmiş olduğunu fark etti. Bahçede arkadaşıyla oynayan Yıldız’ı yanına alarak sahile indi. Gemilerden düşen, dalgaların sürükleyerek getirdiği odun ve tahta parçalarından taşıyabildikleri kadarını topladılar. Teneke kovayla, çamaşır kazanına doldurdular. Bunlar akşam için idare eder bir miktardı.

Günlerce uğraşırdı kadın. Fabrikadan, sırtında taşıyarak getirdiği iki çuval şoset çorabı; renk, cins ve desene göre ayırırdı. Çoraplarda eşleştirme işi yapılırken, ilmek kaçığı olan yerler kaçık iğnesiyle tek tek tutturuldu. En son topuk ve burun kısımlarına kaymaması için birleştirici madeni tutturucular takıp, etiketleri konçlara yapıştırırdı.

Ev halkının erkekleri, kadınları ve çocukları, Yıldız’ın babasının işi fark etmemesi için büyük uğraş verirdi. Adam karısının çalışmasını istemiyordu. Çorap çuvallarının görülmemesi için en uygun yer, üç katlı evin en üst katındaki merdiven sahanlığı idi. Herkes üstüne düşen görevi yapar, çaylar içilir, güle oynaya el birliği ile işin bitmesine yardımcı olunurdu. Tüm zorluğa rağmen tek güzel şey Yıldız’ın ve annesinin yüzünün gülmesiydi.

Kazancı, çuval başı yüz kuruştu. Kocasının odacı maaşı da ancak kira ve elektrik su gibi zorunlu giderleri karşılardı.

Yoksul bir ailenin oğluydu Yıldız’ın babası. Sevişerek evlenmişlerdi annesiyle. Flört döneminde bile, simit alacak paraları olmamıştı. Yamalı pantolonla buluşmaya gelir, yamayı saklamaya çalışırdı.

Bir gün, Yıldız ve annesini merdiven başında, gözleri dolu dolu, omuzları düşmüş, benizleri sarı buldu Cahide. Kaynanası ve eltisi duymasın diye. Alçak sesle:

Hadi içeri gelin. Karanlık ve soğukta oturmayın.

Yıldız da sessiz karşılık verdi.

Fatma uyudu mu? Nihat Amca evde mi?

Pijamasını giydi, daha uyumadı. Nihat Amcan da camiden sonra hasta bir akrabasına gidecek.

Oh! Dedi kız. İçi rahatladı.

Cahide iyi yetişmiş, kültürlü, dürüst ve merhametliydi. Komşusunu seviyordu. İmkânları içinde yardımcı olmaya gayret ediyordu.

Kadın bir solukta anlattı, kocasıyla tartışmışlardı. Çoraptan aldığı paraları bulmuş ve kendisini savunmasına bile fırsat vermemişti. Çalışmasını istemiyordu. Artık çorap fabrikasına gidemezdi. Ağlıyordu.

Çocuklar oynayamadılar. Annelerinin dizi dibinde kımıldaman oturdular.

Aklım fikrim O’nda nereye gitti gecenin bu saatinde” dedi kadın.

Sarhoş dönmüştü o gecenin sabaha karşı bir vaktinde kocası. Ertesi gün oğlanı çok kötü dövmüştü. Suçu, ayakkabılarını yine top oynayarak parçalamış olmasıydı. “Futbolcu olmayı kafandan çıkar.” demişti.

Kadının ve ailesinin sefalet halindeki hali içler acısıydı. Neredeyse bir yıl daha bu şekilde geçti.

Cahide bir kucak odunu gazeteye sardı.  Küçük bir paket çayı Fatma’nın eline verdi. Dört gündür yüzünü doğru dürüst göremediği komşusunun kapısını çalacaktı ki. Yıldız odalarının kapısını açtı.

“Annen nerede? dedi Cahide.

Akrabası var ya, o annemi her gün sabah götürüyor ve ikindin getiriyor.”

Hoppa görünümlü akrabayı gözü tutmamıştı. Komşusunun uzun zamandır konuşmaz, insanlardan kaçar halini fark etmişti zaten. Birkaç gündür bu akrabasının peşinde gidiş gelişleri de hiç hoşuna gitmemişti. “Benimle de göz göze gelmemeye çalıştı, geçen gün” diye kendi kendine mırıldandı. Kötü düşünceleri aklından uzaklaştırmaya çalıştı.

 “Ah güzel arkadaşım ah… Açlık insana her şeyi yaptırır mı? Yaptırır tabi…”

Kelebek dudaklarıyla, kalkık burnunu, sarıya çalan parlak açık kumral saçları tamamlardı. Ela gözlerindeki ışıltı ve uyumlu dolgun vücuduyla, erkeklerin dikkatini çekerdi zaten Yıldız’ın annesi.

Saatler geçmek bilmiyordu. Cahide taşlıkta geziniyor, bir sokak kapısına bir komşusunun kapısına gidiyordu. Böyle dönüp dururken birden kapıda beliren komşusunu görüp sevindi. Koşarak yanına vardı.

Kucağındaki bebek kundağını fark edince irkildi. Geri adım attı, yüzü gerginleşti.

Kundağı uzatarak:

“Nüfusuma geçireceğim. Bir şey sorma. Lütfen!” dedi kadın.

Cahide’nin gözleri yuvalarından fırlamış boğazı kurumuştu. Yutkundu. Dili tutulmuş gibiydi. Bebeğin yüzündeki tülbendi kaldırdı. Şaşkınlığı bir kat daha artmıştı. Bebek gözlerini açamadığına göre yeni doğmuş olmalıydı…

Ne kadar bu bebek?” derken sesi yükselmişti. Kadın eliyle Cahide’nin ağzını kapattı. Fısıltıyı andırır bir sesle:

Birkaç saat oldu doğalı.”

Kolundan çekip, odaya soktu ve kapıyı kapattı. Buz gibiydi içerisi, somyaya kucağındaki bebeği yatırdı.

Sus Cahide ne olur! Bu yavrucak doyuracak artık bizi. Ekmeğimiz, velinimetimiz artık o bizim.

Derken hiç durmadan konuşuyor bir yandan bebeği battaniye ile üşümemesi için sarmalıyordu.

O ailemin uğuru, oğlumun ve kızımın kardeşi. Herkes öğreninceye kadar, yalvarırım… Benim evladım olarak büyüyecek masrafları için her ay para verecekler bize. Bebeğin bir annesi yok, babası hiç yok. Bebeği verenlere yemin edip söz verdim.

Akşam kocasına da bir açıklama yapacaktı. Bu bebeğin onlar için bir şans olduğunu söyleyecekti.

Kendi evladın bilemezsen alır başkasına veririz, parayı da keseriz dediler. Adaletli davranacağımız, kendi çocuklarımızdan ayırmayacağımıza dair birbirimize söz verelim” dedi kocasına…

“Sana deli derler.” dedi kocası.

“Beni deli olmakla suçlayanlar, çaresizliği hiç tatmamıştır” diye cevap verdi kadın.

O günden sonra sobaları hep yandı ve hiç aç uyumadı üç çocukları…

                                                                                                                                                                       Güner Başaytaç