Güner Başaytaç – KOMŞU KOMŞUNUN EKMEĞİNE MUHTAÇ MI?

İstanbul’dan daha sıcak olduğunu bilerek geldim Söke’ye. Ağustos sıcağı otobüsten iner inmez bir alev gibi vurdu yüzüme. On beş saatlik yolculuğumuz kötü geçti. Kızlar yol boyunca kustular. Onların kusmuklarını temizlemekten, iyice içim dışıma çıktı. Eşimin tuttuğu kiralık evin önüne geldiğimizde, kamyon eşyalarımızı getirmiş bizi bekliyordu.
Anahtarla dairenin kapısını açınca. “Güzel! Yeni apartman, ferah bir daire” deyince eşim, gülümseyerek. “Bir yıl kalacak olsak da beğendiğine sevindim” dedi.
Dört aylık askerî eğitimini Tuzla Piyade Okulu’nda tamamlamış ve kurada Aydın’ın Söke ilçesini çekmişti. Yedek subay olarak atanmıştı. “İki küçük çocukla seni bırakmam” deyince, taşınmak zorunda kaldım. Annem,” Yirmili yaşlardasın. Oralarda bir başına ne yaparsın?” diye kaygılansa da, çaresiz boyun eğmişti. Ailece askerlik yapacaktık.
Yerleşir yerleşmez çevreyi keşfe çıktım. Eve yakın bakkaldan, ekmeğin sadece fırında satıldığını öğrendim. Fırın bir tane, o da ilçe merkezinde, minibüsle yirmi dakikalık mesafedeydi. Hayatımızın yeni düzeni başlamıştı. Eşim mesaiye gider gibi kışlaya gidip geliyor: Yalnızca, her hafta iki saat süren Çarşamba günleri gece eğitimi, ayrıca tatbikatlara katılıyor. Aradan bir ay geçti. Sıcaktan mı bilmem, apartmanda kimse yoktu. Bu bir aylık süre içerisinde sadece karşı komşumla kapıda ayaküstü konuşmuştum.
Yirmi günlük tatbikattan yeni döndüğü akşam, yemeğini yedikten sonra “Gece eğitimi var, iki saat sonra gelirim. Geç kalacağımı sanmam” diyerek gitti.
Gece saat bir olmasına rağmen gelmedi. Gelmemesinin, huzursuzluğu ile yatakta bir sağa bir sola döndüm. Hiç tanışmadığım üst kattaki komşuların ayak sesleri, beni biraz rahatlattı nedense… Sabaha karşı dalmışım. Sabah kızların sesleriyle zor uyandım. “Açıkmış olmalılar” mutfağa gidip sütlerini, ılıtmak için ocağa koydum. Her sabahki gibi gelip televizyonu açtım.
Ordu komutanı bir subay, ordunun devlet yönetime el koyduğunu bildiriyor ve sokağa çıkma yasağına uyulmasını istiyordu. Anlayamadım. “Çocuklar susun! İnanamıyorum!”
Korkunçtu… Askerî tanklar, askerî cipler, askerlerin elinde silahlar…
Koltuğa kendimi çaresiz omuzlarımdan aşağı bir basınçla, külçe halinde bıraktığımı bu gün bile hâlâ aynı hisle hatırlıyorum. Ne kâbustu… Anarşinin tırmandığı günler…
Eşimin neden gelmediği belli olmuştu. Televizyonda anlatılanları tekrar tekrar dinledim.
Çocuklara baktım. Çocuklarım! Ne yaparım!

Zil sesi… Karanlık düşüncelerimi dağıttı. Kapıya koştum. Kimse yok!
“Kimseyi tanımıyorum. Kim acaba?” Balkona çıktım. Çocuklar da peşimden. “Baba! Baba!” Gelen eşimdi. “Ekmeğin var mı? Askerler ekmek dağıtıyor. Sen de al!
Benim bir süre eve gelmem imkânsız. Görünüyor.”
Şaşkındım. Ağlamamak için yutkundum. Cevap veremeden, yan balkondan; “Komşumuz asker eşiymiş!” Sesler, uğultu halinde…
Bir diğer balkondan; “Komşu korkmayın! Biz varız.”
Bir diğeri ise; “Askerlerden aldığım fazla ekmek var. Kapıyı açın getiriyorum.”
Alt, üst, karşı apartman balkonları, bana el sallayan insanlarla doldu…
Komşu komşunun ekmeğine muhtaç mıydı?…

GÜNER BAŞAYTAÇ (2017)