AVM İKLİMİ

Galiba 1970’lerin ortalarıydı. İstanbul Aksaray’da bir UFİ adında çok katlı bir mağaza    açılmıştı.   Her katta ayrı ayrı kadın, erkek ve spor giysileri vardı. Bir katı sadece takı ve makyaj malzemelerine ayrılmıştı. O senelerde toplum yılbaşını tatlı bir telaş ile bekler, yeni yıla kendince bir anlam yüklerdi. Henüz Noel Baba ile bir alıp veremediği yoktu. Yılbaşı kutlayınca dinden de çıkmazdık.  Biz öğrenci gençler (tabii ki kızlar) sınıf arkadaşlarımız arasında kura çeker, kısmetimize hangi arkadaşımız düştüyse ona yılbaşı hediyesi alırdık.  Adının “ucuz fakat iyi”den kısaltılmış olduğu söylenen bu mağazadan,  bana çıkan arkadaşa (kimdi acaba ve şu an nerede ne yapıyordur?) oradan bir takı almıştım.

Kapalı Çarşı, Mahmut Paşa veya Mısır Çarşısı gibi geleneksel yerlerin dışında, bambaşka ve yepyeni bir yerden alışveriş yapmayı keşfediyorduk hepimiz liseli bütçesiyle. Zaten o zamana kadar gidilebilen en uzak yer, yılbaşın için süslenmiş vitrinleri görmek üzere “çıkılan” Beyoğlu’ydu.  Sutanahmet’ten Taksim’e ve Beyoğlu’na çıkılırdı çünkü. Belki okul bizi oralarda bir tiyatroya filan götürürdü de öyle gidebilirdik. Zira oralara kızlar her daim gidemezdi.

Kendi başımıza bir şeyler satın alma dönemine girmiştik. Piyasa da bunu çok güzel destekliyordu.  Ama genç kızlar makyaj yapmazdı, o nedenle sadece giysi veya çeşitleri sınırlı aksesuarlar ilgi alanımızdı. Sonra Ataköy’de Galleria diye gerçek bir AVM açıldı. Aman ne hoştu orası! En ilginci de yemek katının alışveriş katlarından daha kalabalık olmasıydı.

Alışveriş mekanlarını gezmek yeni bir sosyalleşme yolu olmaya başlamıştı hayatlarımızda.  Sonrasını ve bu mekanların çoğalma hızını takip edemez olduk. 1980’lerde Akmerkez’in yerinde koca bir boş alan vardı. Bir gün orada bir inşaat başladı ve yıllar sonra bugünkü yapı ortaya çıktı.  Orası da iyiydi. Değişik insanlar görebilir, sosyetik tipleri izleyebilirdiniz. Yeme-içme mekânında Hisar Üstü gecekondularından geldiği anlaşılan ve kendilerine yiyecek bir şeyler alınmasını bekleyen çocukları görmemeniz şartıyla.

Hülasa güzeldi AVM’ler. Hele de kış günleri küçük bir çocukla dolaşmak için idealdi. Çocuğun üşüterek hastalanma, çamurlara bulanıp kirlenme riski yoktu. Tabii her gördüğünü isteme ve eninde sonunda alınacağını bildiği için de tüm kozlarını oynama yerleriydi buralar. Derken zaman aktı, geçti.

Şimdi gene buralara gidiyoruz, sadece kışın değil, yazın yakıcılığından kaçmak için de. Üstelik zaman doldurmak veya bir randevu için gidilse bile muhakkak alışveriş içeriyor.  Ortalıkta hep kadınlar varmış gibi görünse de erkekler gözden kaçmıyor. Bulmaca çözen, telefonu ile meşgul olan veya alışveriş girdabına kapılmış bir kadını bekleyen, emekli olup da kahvehaneye gitmek yerine buraları tercih eden her yaştan erkekler.

İstanbul’da kaç tane AVM var bilmiyorum. Bildiğim, insanların buralara gitmekte bir sebebinin olması. Zaten sistem sizi oralara yönlendiriyor. İçlerine kadar uzanan metro hatları var. Kıyısından köşesinden metrobüs geçiyor.   Kapalı mekanlardan, klima ortamından, suni ışıklardan ve yankılanarak çoğalan uğultulardan rahatsız olmuyorsanız tam size göre.  Tüm günü orada geçirebilirsiniz.

Ya çalışanlar…

AVM çalışanları hep düşündürmüştür beni. Gün ışığı görmeden ve doğal havayı solumadan 9-10 saat ayakta duran gençlere bakarım. Müşteri peşinde gezmekten, mal düzenlemekten beti benzi solmuş gençlere…

Ya yemek katında tabakları, çöpleri toplayan yaşını başını almış kadınlar…

Onların bünyeleri AVM iklimine nasıl dayanıyor?

Nur Özmel